23 Ağustos 2014 Cumartesi

ayna insan ve ayna.

karşımdaki sandalyede bütün olağanlığıyla oturuyordu. her şeye o kadar hazırdık ki, bir dinozor geçse yanımızdan o en fazla bir sigara yakar, ben en fazla ayaklarımı kenara çekip yol verirdim. dünyada onun varlığından daha şaşırtıcı ne olabilirdi? iki sandalyeye bir kadını, bir adamı ve bütün ihtimalleri sığdırdığı için tanrıya önce saygı duymuş sonra müthiş inanmıştım. hatta bir süre bana yardım edeceğine, hemen o an gelip konuyu halledeceğine bile inandım. ama gelmedi. çünkü her canımız istediğinde gelseydi, her şey çok güzel olurdu. tanıdığım  tanrı her zaman biraz kaos isterdi. sadece o değil bunu biz de isterdik. insan bazen yıkım arar ve ben bu defa bulmuştum.

ben ve o karşılıklı unutulmuş iki ayna gibiydik. karşılıklı iki ayna birbirini asla göremezdi. gördüğüm şey onun içi mi yoksa benim içim mi bir türlü anlayamıyordum. dünyada anlayamamaktan daha samimi ne olabilirdi?

o an o masada gelmeyen tanrının yerine içime göç eden bir kavim vardı. bütün hücrelerimden ağır ağır ilerleyen ve beni binlerce şeye dönüştüren barbar bir kavim.

seni seviyorum demişti birden bire. 

ve ben derdimi anlatacak kadar türkçe bilmediğimi farketmiştim.

tanrının gelmediği o masada kendimi karşımda duran canlıdan ayırt edemiyordum. sınırlarımızın farkına varamıyor, onun içine dağılıyor, onun benim içime dağılmasına müsaade ediyordum. karşımda öylece duran ağzına baktım. konuşan o olmuştu ama söyleyen bendim.

senin sırtını kendi sırtımla karıştırıyorum anlıyor musun? dedim.
karşısında öylece duran ağzıma baktı. konuşan ben olmuştum ama söyleyen oydu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder