29 Ocak 2015 Perşembe

engelli olduğu halde, engelli yazarlar antolojisi'ne girmek istemeyen kadının dramı.

doğuştan gelen bir bedensel engele sahibim. çocukluğum hastanelerde geçti ve normal bir kız çocuğu gibi şeker yiyerek değil narkoz yiyerek büyüdüm. kafam o yüzden çok normal çalışmıyor sanırım. şeker de yedim tabi. hatta o kadar çok yedim ki dişlerim biraz eğridir. ama keskindir de aynı zamanda. alper gencer'in de dediği gibi ''sen benim dişlerime çok aldırma ne olur, ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim'' şimdi bi kaç bir şeyden bahsetmek istiyorum.
hayatla barışık olma zırvalarını falan bırakalım. engelli bir birey hayatla barışık olmak zorunda değildir. yahu niye mutlu olalım. bi ayağımız falan olmadığı için mi smile ifade simgesi hayır tamam onunla da pek tabi mutlu olunabilir ama sanki ikisi arasında bir doğru orantı varmış gibi davranmayın. hımm ne kadar engel, o kadar mutluluk. ah demek 2 ayağın yok, dünyanın en mutlu insanı olmak için daha neyi bekliyorsun?. hadi gülümse, biraz daha gülümse. sen gülümse ki zavallı ben, gülmek için senden daha çok sebebim olduğunu hatırlayıp, basayım kahkahayı. bu mudur yani? niye mutlu olmak için hunharca çabalayalım. dünyaya baktığınızda mutlu olabilecek ne görüyorsunuz. bazen keyiflenir insan fakat daimi bir mutluluk mümkün mü. neden engelli insanlara sürekli mutlu olmalarını hayatla barışık olmalarını öğütlüyorsunuz. siz bilir kişi misiniz lan? engelli insanların bütün acılarının kaynağını bedenlerindeki alışılmadık olgulara bağlıyorsunuz. bu kadar mı dar beyniniz. bir engelli olarak beşiktaş'ın gol yemesine üzülemez miyim? sabah akşam halay mı çekeyim, napayım?
1-engelli'ye giriş-. zaytung haberinde de denildiği gibi bizlere ne isim verileceği konusunda bile kafası çok karışık toplumun. en son 'tutunan tutungaç'ı tavsiye etmişti zaytung. çok eğlenmiştim o haberi okurken. sakat, özürlü, engelli. çok farklı rivayetler mevcut. ben en sonunda kendimi ''tanımlanamayan cisim'' olarak adlandırmaya karar verdim ve bu konuyu kapattım. ama yine de adımı siz koyun tabi.
2-engelli'yi anlamaya giriş- engellileri anlamak şahane bi şeydir çünkü smile ifade simgesi . sen burnu şekilsiz olduğu için insanları yadırgayan toplum değil misin? sen kilolu olduğu için bir insanı aşağılayan toplum değil misin? o yüzden bırak bu ayakları. biliyoruz sen de ayak çok ama mantıksız yani. sen adamın yüzündeki minnacık sivilceyi mesele yapıp, benim kısa boyumu ve çarpık yürüyüşümü görmezden gel. '' insan sana bakınca engelini görmüyor, diğer insanlardan farkın yok'' de. yahu kendinle çelişme bari.
3-engelli olmaya giriş.'' hepimiz birer engelli adayıyız'' yok değilsiniz. hepiniz birer engellisiniz. şöyle açıklayayım. ben tek bacakla yaşamayı öğrendim. dans ediyorum, yürüyorum. eğleniyorum. günümü gün ediyorum. hatta inanır mısın. ağlayabilebiliyorum. (ki bunların hepsini kafamın içinde yaşayacak derecede hareketsiz de olabilirdim, yine aynı şey geçerli.) yani yaşıyorum. yani bu benim için aşılmış bir şey oldu. ama senin için durum böyle olmadığından. ''tanımlanamayan bir cisim'' gördüğünde sahte bir merhamet müthiş bir şükür ve korkunç bir güç hissediyorsun. çünkü sen onunla başa çıkabilecek donanıma sahip değilsin.
ŞİMDİ, ben bu yazıyı niye yazdım. az önce,adını vermek istemediğim ama edebiyat dünyasında oldukça iyi bir yere sahip bir bey, bana şöyle bir teklifle geldi. '' merhaba kader, engelli şair ve yazarlar antolojisi oluşturuyoruz. mail adresini ve telefonunu yaz, sana da yer verelim'' engelli olduğuma hiç bu kadar sevinmemiştim asdf.
öncelikle şunu belirtmek isterim. amacım bu insanı küçük düşürmek değil, ki niyetinin iyi olduğunu da düşünüyorum. ama niyetin iyi olmasıyla bilinçli olması arasında önemli farklar var. kendisine de dediğim gibi. '' engelli sineması, engelli tiyatrosu, engelli antolojisi, engelli bilmem nesi'' gibi oluşumlar naif bir ötekileştirme olgusundan başka hiç birşey değildir. ben bir insanım. siz de öylesiniz. hatta belki insan bile değiliz. neden birileri, hepimizi tanımlayıp raflarımıza yerleştirmek için, bu kadar büyük bir çaba sarfediyor. benim ya da sizin ne olduğunuza bizlerden başka kim karar verebilir? neden bu lüksü kendilerinde görüyorlar hiç anlamıyorum. ayrıca kendisine, bu yaptığınız '' kendi bahçenizde oynayın çocuklar'' demenin farklı bir yolu dediğim zaman bu değerli bey 'beni bilen bilir' manasında bir cevap verdi. ''beni bilen bilir ne ayrıca. pi sayısı mısın sen?'' amaçları engellilerin bir araya gelmesiymiş. engellilerin bir araya gelmesi ne lan. ''dünyanın bütün engellileri birleşin'' diye slogan atsaydınız bari. biz de bir araya gelip engelli olduğumuz için ne kadar mutlu olduğumuzu falan konuşurduk. ya üstelik hem engelliyiz. hem de yazıyoruz. düşünebiliyor musunuz. ne cüret. ne başarı. bizden hiç beklenmeyecek şeyler bunlar sonuçta.
bazen insanlar yolda yürürken yüzüme hayretle bakıyorlar '' ulan engelli ama şu güzelliğe bak, olacak şey mi'' ne yani engelli olunca çirkin mi olmalıyım?. işte nasıl engelli ve güzel sıfatı yan yana absürt durup ilgi çekiyorsa engelli ve yazar olmak da aynı absürtlüğü veriyor sanırım. bu tarz bakış açılarının bir başka yansıması bu durum.
neyse sonuç itibariyle kendisini kibarca reddettim. eğer birilerinin bu naif ya da aşağlayıcı ötekileştirmesi olmasaydı eminim ki 'tanımlanamayan cisimler' olarak bir araya gelmek için bu kadar çaba sarf etmeyecektik. sokakta engelli bir insan görünce çığlık atıp boynuna sarılmak istiyorum. çünkü insanların bu tavırlıları ve güzide devletimizin politikaları engellilerin eve kapanmasına sebep oluyor. gerçi insanları zikine takıp eve kapanan engellilere olan öfkem de en az devlete ve topluma olduğu kadar yüksek.
velhasıl. çok konuşmayın.
ben şimdi müsadenizle biliç'in sakallarını kesmesine biraz üzüleceğim. sonuçta biliyorsunuz. beşiktaşlıyım ve biliç hayranıyım.
takımımın sloganı da tam benlik ayrıca.
''bizde sakat çok''
son olarak sevgili arkadaşlar.
eğer bi gün ''kıvırcık saçlı yazarlar ve şairler antolojisi'' oluşturacak olursanız mutlaka haberim olsun.

12 Ocak 2015 Pazartesi

saat kaç, altıbuçuk.

şimdi bir sandalyedeyim. şimdi kendimi bir odanın içine topladım. bir elbisenin içine giydirdim, ve bir adamın anılarından çekip çıkardım. şimdi ellerim ve bazı şeyler kesin olarak var. o kesin ellerimde bir bardak ve muhteşem hatalar var. kalbimi mi kırmalıyım kimseye bırakmadan. yoksa bardağı mı incitmeliyim bilemiyorum. sonra hatırlıyorum, insanın kırmaya da onarmaya da yetemeyeceğini. köşeme çekilmeliyim diyorum, fakat köşem neresi. kimin uykusunu uyuyorum, kim görüyor benim rüyamı. nasıl sürükleniyorsa evrende her şey, öyle sürükleniyorum bir sandalyedeyim. üstelik söze dökemiyorum bu milimetrik terk edişi. kanıtlaya bilir mi insan yok olan bır bıçağın kendisini kestiğini? insan ağlayabilir mi sahiden, yüreğini döke döke bir yastığın içine.
şimdi bir sandalyedeyim. bir odadayım, bir evdeyim. gittikçe uzaklaşıyorum duygulardan ve anılardan. hiç bir şey silinmiyor, her şey silikleşiyor. merhamet!. bir sanrı kalıyor benim dışımda her şeyden. peki ben kimin sanrısı olarak kalıyorum? kalıyor muyum dedim, yok hayır sürükleniyorum. santim santim uzaklaşıyorum yakın ve uzak olandan. gidiyorum fakat hiç bir yöne değil. gidiyorum fakat hiç bir yere değil. bir gidişin kendisi oluyorum, bir sandalyedeyim. bir binanın üçüncü katındayım. gözlerim kahve rengi ve siz burda değilsiniz. siz burda değilseniz ben kimin sanrısına dönüşüyorum. yalnız kemiklerim, etime saldırıyor. sarılıyor belki. böyle iyi.
şimdi bir sandalyedeyim, saçlarımı topluyorum. ellerim neredeyse güzel. kokular kalmış kıyıda köşede. tepemde bir tavan onun üstünde kulakları sağır yaşlı bir adam ve onun üstünde başka bir tavan. kutulara ayrılıyoruz, kendimizi birbirimizle karıştırmıyoruz. ben ve sağır yaşlı adam. hayır bağırmıyoruz.
şimdi bir sandalyedeyim. ne kesin bir acım var ne mutlak bir mutluluğum. hüznü bile ödünç alıyorum bir şeylerden. idareli kullanıyorum kafa karışıklığımı.
bir sandalyedeyim ve kalbimin kanınını bir boşluğa pompalıyorum.

2 Ocak 2015 Cuma

Teresa Diye Bağıran Adam

Kaldırımdan indim, bir kaç adım gerisin geriye yürüdüm, ve caddenin ortasından ellerimi borazan yapıp apartmanın tepesine bağırdım: "Teresa!"

Ayışığında gölgem ayaklarımın altında kıpırdandı.Birisi geliyordu. Yeniden bağırdım:

 "Teresa!" 

Adam yanıma geldi: "Daha yüksek sesle bağırmazsan seni duymayacak. Birlikte deneyelim. üçe kadar say, ve beraber bağırıyoruz." "Bir, iki, üç" dedi ve beraber bağırdık: 

"Tereeeesaaaa!

"Sinemadan veya kahveden cıkmış olmalılar, ufak bir arkadaş grubu geliyordu, bizi gördüler. "Biz de yardim edelim" dediler. Caddenin ortasında bize katıldılar, ilk adam "bir iki üç" dedi, ve her beraber bağırdık: 

"Te-reee-saaa!

Başka birisi daha gelip katildi; on beş dakika içinde neredeyse yirmi kisi olmuştuk. Arada yeni katılanlar da oluyordu.Uyumlu, ayni anda bağırmak için organize olmak kolay olmuyordu. Hep ya birisi önce başlıyordu, ya da diğerlerinden geç bitiriyordu, ama sonunda iyi bir hale getirdik bağırmamızı. ilk "te" kalın sesle ve uzun söylenecek, "re", ince ve uzun, "sa", kalın ve kısa, böyle anlaştık. Harika bir ses çıkıyordu. Sadece arada bir, birisinin sesi gidince ufak bir gurultu, o kadar.Tam doğru bir şekilde yapmaya başlamıştık ki, sesi, yüzü benli biri çağrışımı yapan birisi sordu: 

"iyi de, evde olduğuna emin misin?"

"Hayır", dedim.

"işte, bu kotu" dedi başka biri. 

"Anahtarını unuttun, di mi?"

"işin aslı", dedim, "anahtarım var."

"E, peki", dediler, "neden yukarı çıkmıyorsun?"

"Haa, ama ben burada oturmuyorum", dedim. "şehrin obur tarafındayım"

"Peki öyleyse", dedi benli adam, "merakımı bağışla ama burada kim oturuyor?"

"Hiç bilemiyorum" dedim.

Biraz kafaları karıştı."Peki, rica etsem açıklayabilir misin" dedi, çatlak sesli biri. "Neden burada durmuş Teresa diye bağırıyorsun?"

"Valla, bana kalırsa" dedim, "başka bir isim de bağırabiliriz, veya başka bir yere gidip orada da bağırabiliriz. Fark etmez benim için."Biraz bozuldular.

"Bize bir oyun oynamıyordun umarım" dedi, benli adam şüpheyle.

"Efendim?" dedim, kızgınca, beni desteklemeleri için diğerlerine döndüm. Diğerleri ses çıkarmadılar, ne olup bittiğini anlamadan bakıyorlardı.Bir tedirginlik oldu.

"Hadi", dedi biri iyi niyetle, "son bir kez bağırıp eve gidelim"

Bir kere daha bağırdık: "Bir, iki, üç. Teresa!", 

ama bu sefer çok güzel olmadı.Sonra, herkes evine, başka başka yönlere doğru yola koyuldu

.Obur caddeye sapmıştım ki, birisinin hala bağırmakta olduğunu işitir gibi oldum: 

"Tee-reee-sa!"

Birisi kalmış, bağırrmaya devam ediyor olmalıydı. inatçı birisi.


İtalo Calvino